Bilim Sağlık Teknoloji Spor Doğa Tarih Kültür Arkeoloji
HAYVAN DOSTLARI
 
 Bülten üyeliği
Ara:  
Tr-abc: ö ç ı İ ğ ş Ş ü
Hayvan Dostları Burada Buluşuyor!

Evinde veya sokakta hayvan besleyen, hayvanların yaşam haklarına saygı duyan herkes, bundan sonra Focus'un internet sayfasındaki "Hayvan Dostları Burada Buluşuyor!" başlığı altında toplanıyor. Türkiye'nin çeşitli illerinde bulunan hayvan derneklerinin linklerini bulabilir, bu derneklerin faaliyet amaçlarını öğrenebilirsiniz.


Merhaba, ben "Homo sapiens" BEN, yani "insan", yeryüzünün "düşünen ve konuşan" tek canlısıyım. Dünyayı ben yönetiyorum. Benim dışımdaki canlı ya da cansız tüm varlıklar, benim egemenliğim altında! Onlara ne istersem yapabilirim. Çıkarlarım için, her şeyi yıkıp yakıp, ezip geçebilirim. Ben, ben, ben!...

İşte, insanoğlunun çağlar boyunca sahip olduğu düşünce tarzı. Egosunu okşayan, kendisini "üstün tür" saymasına neden olan anlayış... Aslında gerçek hiç de öyle değil. "Güçlülük" oyunu hoşumuza gidiyor. Bu yüzden, onları tanımak ya da anlamak işimize gelmiyor. Çünkü tanımak, saygı duymak anlamına geleceğinden, doğayı, hayvanları göz ardı ediyoruz. Düşünüp konuşabilmenin verdiği keyifle, memeliler (Mammalia) sınıfının insangiller (Hominidae) familyasına mensup birer insan, yani sadece ve sadece Homo sapiens olduğumuzu unutuyoruz. Belki unutma, belki de bu konuyu hiç düşünmeme...

Ancak, geçmişi yakın dönemlere uzanan araştırmalar, hayvanların sandığımız kadar aptal olmadıklarını ortaya koyuyor. Evet, davranışları bizimkilere benzemiyor. Ama, bu farklılık onların aptallıklarını kanıtlamıyor. Onlar da duygularını ifade etme, karmaşık sorunları çözme, öğrenme ya da öğrendiğini uygulamada son derece ilginç davranışlar sergiliyorlar. Hatta, pek çok konuda hayvanlardan öğrenmemiz gereken bir sürü şey var. Onlar, sadece ve sadece bizden farklı bir dünyanın temsilcileri.

Aşağıda, hayvanların dünyasından birkaç öykü ve bilgi yer alıyor. Bir kısmı kişisel gözlemlerime ve yaşadıklarıma dayanıyor. Burada amacım, nasıl bir hayvansever olduğumu anlatmak değil. Yalnızca, "hayvan" deyip geçtiğimiz canlıyı değişik bir bakış açısından gösterebilmek. İstediğimiz ve emek harcadığımız takdirde, onların yaşamlarını olumlu yönde nasıl etkileyebileceğimizin örneklerini sunmak.

İstanbul'da, mahallemizde dişi bir çoban köpeği vardı. Her yıl doğurur, süt dolu memeleri neredeyse yere değerdi. Çok iyi bir anneydi. Yavrularını kocaman ola-na dek besler, yanından hiç ayırmazdı. Cüssesinin iriliği çoğu kişiye korkunç gelmekle birlikte, hiç de saldırgan bir hayvan değildi. Yoldan otomobiliyle geçen bazı sürücüler dışında kimseye havlamazdı. Bir otomobilin üstüne atıldığını her görüşümde yüreğim ağzıma gelirdi. Nedenini öğrenene kadar, bu davranışı basit bir saldırganlık olarak değerlendirmiştim. HABİTAT toplantıları sırasında, belediyelerin sokak köpeği nüfusunu azaltmak üzere birtakım "insani" yöntemlere başvurduğu o günlerde, o güzel köpeği göremez olmuştum. Soruşturdum. Köpeği besleyen apartman halkı, zehir-lenmemesi için, kent dışında geniş bahçesi olan bir eve, köpekleri çok seven yaşlı bir karı kocanın yanına göndermişler onu. Neden bazı otomobillere saldırdığının yanıtı ise göz yaşartan türdendi. Doğurduğu ilk yavruyu bıyıklı bir sürücü ezmiş. O yüzden, hareket halindeki otomobillerde, sadece bıyıklı sürülere saldırıyormuş. Birçoğumuz için, zarifçe "uyutulması"; geçerli uygulamada ise zehirlenerek öldürülmesi gereken bir sokak köpeğinin, sadece "bıyıklı" sürücülere saldırması, yalnızca sıradan bir saldırganlık mı sizce?


İlkbaharda, mutfak balkonlarının baktığı apartman boşluğunda bir kumru yuva yapacak yer arıyordu. Üst katlardan sürekli kovuluyor, taşıdığı çer çöp aşağıya fırlatılıyordu. Sonunda yuvasını bizim balkona yaptı ve yumurtladı. Bir tane yavrusu olmuştu. Kumru ailesini ürkütmemek için, balkon kapısını bile açmıyorduk. Bir gün apartman boşluğunun üstünü telle kapattılar. Titiz ev hanımları kuşlardan hiç hoşlanmıyorlardı. Anne kumru dışarıda, yavrusu da içeride kalmıştı. Ve ben, insanları engelleyememiştim. Tepede anne, aşağıda yavru umutsuzca çırpınıyorlardı. O yavruyu beslemekten başka çarem yoktu. Herkes öleceğini, beceremeyeceğimi söylüyordu. Ben de korkuyordum açıkçası. Ancak, biz insanların hesaba katmadığı bir şey vardı. Küçük yavru, yaşama var gücüyle asılmıştı. Gagasına sokulan irmik ve yumurta sarısını büyük bir iştahla yiyor; yine, başta çay kaşığıyla sunulan suyu kana kana içiyordu. İlk günlerde acıklı acıklı cikliyor, annesini arıyordu. O zamanlarda, minik yavruyu ancak saçlarımın arasına sokup susturabiliyordum. Annesinin sıcaklığını bulabilsin de sakinleşsin diye. Karton kutusunun içinde, günden güne serpilip gelişti. Sonra, sıra parmağıma alıp kanat çırptırma alıştırmalarına geldi. Önce yerde alçak bir yastığın üstüne, sonra daha yükseklerden yere konmaya, evin içinde uçmaya başladı. Sonuç başarılıydı. İyice büyüdükten sonra, Yalova'ya götürdüm ve Termal Oteli'nin arkasındaki ormana saldım. Özgürlükten adeta sarhoş olmuştu. Önce ağaçtan ağaca koştu. Yerleri eşeledi, bir şeyler gagaladı. Sonra da uçup gitti...

9-10 yaşlarındaydım. Babam, bir gün eve yeni doğmuş, küçücük bir maltız keçisiyle geldi. Doğum sırasında, keçinin sahibi yavrunun ayağını çekip doğurtmaya çalıştığı için sakat kalmış. Mezbahaya kesime götürüyorlarmış. Adını İbiş koyduk. Komşumuz olan bir veteriner, her gün ilaç verip kalsiyum iğneleri yaparak onu tedavi etti. Doğal ihtiyaçlarını da balkonda gidermeye alıştı. Biberonla besleniyordu. Acıktığı zaman önce meliyor, kimse aldırmazsa çok ilginç bir şey yapıyordu: Mutfaktan, kapının koluna asılmış önlüğü kapıp geliyor ve annemin kucağına koyuyordu. Bir gün annemin misafirleri vardı ve bulundukları odanın kapısı da kapalıydı. İbiş, ağzında önlük evin içinde dönüp durdu; sonunda, odanın kapısını henüz çıkmaya başlamış küçük boynuzlarıyla toslayıp içeri girdi ve önlüğü annemin kucağına bıraktı. Bu davranışı ona hiç kimse öğretmemişti, nasıl yaptığını ise hâlâ çözemiyorum. Sonra dişleri çıkmaya başladı. Balkondaki karanfilleri yemeye başlayınca da, yakındaki bir devlet ü-retme çiftliğine damızlık olarak verildi. Çünkü İbiş, cinsinin en sağlıklı ve en bakımlı bireylerinden biri olmuştu.


Babamın bir de sincabı vardı. Avcılar ormanda bulmuşlar. Annesi vurulmuş. Onu da beslemeye başladık. Adını Cico koymuştuk. Cico sadece babama güveniyordu. Bu nedenle, ona pek elleyemiyorduk. Bir gün Cico kayboldu. Onu aramadığımız yer kalmadı. Öğleyin babam gülerek geldi. Cico, portmantodaki asılı paltosunun cebine girmiş, onunla birlikte görev yaptığı askeri hastaneye gitmiş, ordu komutanının teftişi sırasında cebinden fırlayıp omzuna atlamış ve herkesi kahkahaya boğmuş. Cico çok yaşamadı. Ağabeyimle ona kocaman bir mezar kazıp, ağlaya ağlaya gömdük. Kim bilir, annesini vurmasalardı, o da ormanda "mutlu" bir sincap olarak koşma şansını bulabilirdi belki...

Bambi adlı iki kedi; Büdü yumurtlarken kümesin tepesine çıkıp, ötüşüyle ortalığı birbirine katan ispenç horozu Edi; her birine ad takılan civcivler, ördekler... Ama, bunların arasında en özel yer, minik köpeğimiz Yumak'a ait. 16 yıllık yaşamı boyunca iki kez doğum yaptı. Sonuncusunda, gece yarısı iniltileriyle uyanmıştım. Doğum başlamıştı, ama küçük bedeni çok zorlanıyordu. Başını sevdim, okşadım; onu "Haydi gayret, aferin" diyerek yüreklendirdim. Başardı, iki yavrusu olmuştu. Hemen temizleyip sobanın yanında temiz bir mindere yatırdım. Ama, sabahleyin yavrulardan biri öldü ve Yumak da feci şekilde sancılandı. Her yer karla kaplıydı, veterinere yetiştirmemiz imkânsızdı. Telefonla aradık ve hangi ilacı vereceğimizi öğrendik. Hemen içirdik. Onu okşaya okşaya gevşetmeye çalışıyordum. O güzel gözleri yaşlarla dolmuştu. Bir bana, bir yavrusuna bakıp ağlıyordu. Aradan geçen 37 yıla rağmen, bu satırları yazarken hâlâ gözlerim doluyor. Onun, yavrusunu en güvendiği kişiye emanet eden "insan" anneden hiçbir farkı yoktu o anda... Sonra sancısı geçti, iyileşti ve mutlu bir anne olarak yavrusunu büyüttü. Şimdi bir Yumak'ım daha var. Ablasına çok benziyor.

Geçtiğimiz yaz, balkondan bakarken çocukların, boyu ancak 10 cm. olan bir kedi yavrusunun üstüne bilerek ve isteyerek ağır basket bir topunu attıklarına tanık oldum. Kedicik, asfaltın ortasında döndü döndü ve yere yığıldı. Hemen aşağıya koşup, kediyi aldım ve yakındaki veteriner kliniğine götürdüm. İç kanaması varsa uyutulsun da acı çekmesin diye. Ama yoktu, şoka girmişti. Atlatma şansı vardı. Onun ölümü ya da tedavi seçimi bana kalmıştı. Tabii ki şansını kullanmalıydı. İlk günleri gerçekten çok feci geçti. Yemeğini, suyunu bulamıyor; çişini ve kakasını karnı ovuşturulmadan yapamıyordu. Ayakları tutmuyor, gövdesini yerlerde sürüklüyordu. Çok korkuyordu, yanına yaklaşıldığında tüyleri diken diken oluyordu. İyileşti ve o pis sokak kedisi nefis bir Ankara kırmasına dönüştü. Şimdi, çok sevildiği bir evde ve emin ellerde. Topu atanları yakalayamadığım için, onlar da çok şanslıydı (!) doğrusu...


Apartmanın bahçesinde anaç bir sokak kedisi vardı. Sık sık doğurur, erkek kediler de onunla tekrar çiftleşebilmek için onun yavrularını boğazlarlardı. Eve almaya çalıştım, ama istemedi, özgürlüğüne çok düşkündü. Ben de bahçede yemek veriyordum. Bu arada, annesiz bir tekir yavruyu korumasına almıştı. Yemeği önce ona yediriyor ve yavruyu ötekilerden koruyordu. Bir gün, yavrunun ağzına, pençesine aldığı ekmeği götürürken gördüm anaç, kara kediyi... Kuşkusuz, sokaklarda her gün bu gibi ve benzeri sahneler yaşanıyor. Ayrıcalıksa evet! Yalnızca görebilenler görüyor...

Kent yaşamının bizi "doğa"dan uzaklaştırdığı söyleniyor. Bu söze katılmıyorum ve bunu içindeki doğayı göremeyenlerin, kendisinin de doğanın bir temsilcisi olduğunu unutanların sarıldığı bir bahane olarak algılıyorum. Hayvanı evde beslemek gerekmiyor. Çocuklarımıza, en azından onları gördüklerinde tekme atmamalarını öğ-retebiliriz. Sapanla kuşlara taş atmanın son derece kötü bir davranış olduğunu söyleyebiliriz. Basket topunun kediye değil, potaya atılacağını anlatabiliriz. Büyük boy erkek köpeklerimizi, kentlerde gece sokaklara "rahatlamak" üzere salmayabiliriz. "Desinler" diye edindiğimiz köpekleri yazlıklarda terk edip gitmeyebiliriz. Böylece, her gün sokakta rastladığımız doberman, rotweiler, kurt kırmalarının üretimlerine "ciddi" bir katkıda bulunmayabiliriz. O zaman, barınaklar açmamız; onları zehirleyen görevlilerin üstüne atılmamız ya da arkalarından ağıt yakmamız da gerekmez!

Ben tüm canlıları çok seviyorum. Onlara büyük saygı duyuyorum. Şeker hastaları, yaşamlarını köpeklere borçlular. Çünkü, insülin adı verilen hormon, ilk kez köpek pankreasından ayrıştırılmış ve ilaç haline dönüştürülmüş. 1920'lere kadar bu hastalar, çok erken yaşlarda ölürken; bu tekmeleyip geçtiğimiz, sonra da ısırdığından şikâyet ettiğimiz köpekler sayesinde canlarına can katılmış. Kızınca, birbirimize hakaret anlamında kullandığımız adıyla domuzlar, sığırlar da insülin ilacının geliştirilmesine çok ciddi katkılarda bulunmuşlar. Hatta, yakın zamanlara kadar, onların pankreasından üretilen insülinler kullanılıyordu. 1988'den beri de, bu konudaki sevgili dostumuz, insanda kalınbağırsakta yaşayan "Escherichia coli" adlı bir bakteri. Aynı zamanda mikrobiyoloji ve gen araştırmalarında da kullanılıyor. Soyun başka bir kolu, pis sular yoluyla insanları ishal yapıyor; başka bir kolu ise, şifa dağıtıyor.


Sevimli yunuslar ve midilliler, otistik çocukları gömüldükleri sessizlikten kurtarıyor. Fransa'da bazı huzurevleri, yaşlıları besledikleri hayvanlarla birlikte barındırıyor. Paris yakınlarındaki Charles Foix Hastanesi'nde, yaşlılar kedi, tavşan, siyah kuğu, güvercin besliyorlar. Bu hayvanların yaşadığı park, her hafta sonu ziyaretçilerle dolup taşıyor. Yaşlılar da, genç insanlarla daha çok iletişimde bulundukları için, hayata daha çok bağlanıyorlarmış.

ABD'deki araştırmalara göre, hapishanelerde beslenen hayvanlar, mahkûmlardaki saldırganlık duygularının tedavisinde önemli bir rol oynuyormuş. Japonya'da bazı şirketler, zaman zaman işyerindeki verimi arttırmak için, kiralama şirketlerinden eğitimli köpekler getirtiyorlarmış. İstisnasız bütün çalışanlar erkenden işe geliyorlarmış, masaların arasında dolaşan köpekleri sevmek üzere.

Marmara Depremi'nde can kurtaran, görme özürlülere rehberlik eden, sahibini korumak için canını feda eden köpekler... Ya kıyılarda oltamıza takılınca fırlatıp attığımız "işe yaramaz" horozbina balıkları... Gençler adını bile bilmezler. Ne yazık ki onun da soyu tükenmek üzere Marmara kıyılarında. Akvaryumda yaşayanları üstünde yapılan bir araştırmada, eğitim sonucunda besinlerinin konduğu yeri bulabildikleri; cisimleri renk, parlaklık, biçim ve boyut olarak ayırabildikleri; hatta, U ve E ile W ve L harfleri arasındaki farkı seçebildikleri gösterilmiş.

Şimdi de şempanzelere ilişkin bir belgeselden bir sahne: Anne şempanze, bir hafta önce ölmüş yavrusunu hâlâ kucağında taşıyordu. Sonra, umudunu kesip, büyük bir özenle, adeta incitmekten korkarak, cansız bedenini bir ağaç kütüğünün üstüne yerleştirdi. O sırada kamera, bir an gözlerini yakaladı. O bakışta öyle derin bir acı vardı ki... Bu annenin canı yanıyordu.


Tekeşli güvercinin kuluçka süresi 14-19 gün. Sadece iki yumurta yapıyor ve yumurtaların üstünde gece anne, gündüz baba yatıyor. Yavrularını, ikisi birlikte, kursaklarında ürettikleri bir salgı olan "güvercin sütü" ile besliyorlar. Memelilerin sütüyle önemli benzerlikler gösteren bu sütte, proteinler (% 15) ve yağlar (% 10) bulunuyor. Temel hormonu ise tıpkı insanlardaki gibi "prolaktin" hormonu. Posta güvercini, saat-te 72 - 145 km. hızla yol alabiliyor; bazısı ise, 800 km. lik bir yolu hiç durmadan kat edebiliyor. Eşsiz bir yön bulma yeteneğine sahip. Bunu, güneşin hareketine göre ya da koku alma duyusuyla gerçekleştirdiği; Yer'in manyetik alanından veya gökyüzündeki polarılmış ışıktan yararlandığı şeklinde farklı savlar öne sürülüyor. Ancak, sözgelimi Pasifik adalarında, gece nasıl yol alabildikleri gibi bazı biyolojik özellikleri hâlâ çözülemedi. 1978'de, mor ötesi ışık izlerini görebildikleri keşfedildi.

Yine bir belgeselden: Avustralya ve Tasmanya adalarında yaşayan küçük bir kanguru türü olan valabiler, yavrularıyla birlikte kırlık bir alanda ilerliyorlardı. Sürünün önündeki yetişkinler birtakım sesler duyup durdular. Sonra birisi en yakındaki tepeye doğru koşup çevreyi kolaçan etmeye başladı. Sürü de çok ilginç bir sıralanma düzenine geçti. Yetişkinler iki ayak üstüne kalktılar. Bir yetişkin ve hemen yanında, ama bir adım geride bir yavru bulunmak üzere 4 sıralık bir düzen oluşturdular. Yetişkinler sağa sola bakıp bir adım geriye çekiliyorlar, yavrular da onlara uyuyorlardı. Tıpkı, mızrak attıktan sonra bir adım geri çekilen eski Roma'nın lejyon askerleri gibi. O arada, tepedeki valabiden çığlıklar yükseldi. Sürü çok huzursuzlandı, ama geri çekilme harekâtını sürdürdü. Sonra kamera tepeye döndü. Valabi, yine Avustralya'ya özgü bir tür köpek olan dingoyla kıyasıya bir mücadeleye girişmişti. Onu tekme sille dövüp kaçırdı, ama kendisi de sırtüstü yere serildi.

Sürü, ona doğru koştu ve öldüğünü sandığım gözcü valabinin başında toplandı. Yetişkinler, yerde yatan hemcinslerinin sadece başının belli bölgelerine ve kalbine burunlarıyla dokunarak, iterek bir şeyler yaptılar. Bu harika masajdan sonra yerdeki valabi gözlerini açtı. Kendisine geldi ve sürü, hoplaya zıplaya yoluna devam etti.

Evet, söz ettiklerim ve burada adlarını anamadığım bütün hayvanların insanlığa ortak bir mesajları var: "Ey Homo sapiens, bu dünyada biz de varız! Ve en az senin kadar yaşama ve varlığını koruma hakkına sahibiz..."

Evet, hepsini kurtaramayız, ama en azından gördüklerimize, rastladıklarımıza iyi davranmak, elden geldiğince doyurmak; evdeki can yoldaşlarımıza da iyi bakmak gibi bir yükümlülüğümüz olduğunu unutmayalım. İşte o zaman "üstün canlı" sayılmanın gereklerini yerine getirmiş oluruz.

Maide SELEN

Giriş yap
Kullanıcı adı:
Şifre:
Üye olmak için tıklayınız ↓

BİLİM İNSANLARI
Atomik kuvvet mikroskobu Subscribers Only
HI-TECH
Esnek gelecek Subscribers Only
PRİZMA
Formula-1 tekniğine sahip keklikler
SORU-CEVAP
Çürüyen meyve neden kahverengiye dönüşür?
X DOSYALAR
Bütün dosyalar